5 Nisan 2014 Cumartesi

Türkiye Tarihinin Meseleleri

Umumî Türk tarihinin olduğu gibi Türkiye tarihinin de çözülmemiş meseleleri vardır ki, bunlar, bir sonuca bağlanmadan ne okullarda millî menfaat hesabına tarih öğretilebilir, ne de Türkiye Türklerinde millî tarih şuuru yaratılabilir.
Bugün, umumî Türk tarihinin olduğu gibi Türkiye tarihinin başlangıcı da belli değildir. Hattâ daha acıklı olarak, tarihî bir çağda kurulmuş olan Türkiye'nin başlangıcı hususunda, bugün, aramızda ikilik vardır. Bir millet, kendi tarihinin başlangıcını, tarihî bilgilerin azlığı yüzünden bilmezse, bu, o kadar mühim bir eksiklik sayılamaz. Fakat tarihin çok iyi bilinen çağları içinde gelişmiş bir devletin kurulduğu zaman üzerinde fikir ayrılığı varsa, bu, ancak bir fikir kargaşalığının ifadesidir. Devletlerinin kuruluş yılında anlaşmazlığa düşmek, dedelerinin kim olduğu hakkında anlaşmazlığa düşen torunlara benzemek demektir.

Türkiye tarihinin önemli meseleleri şunlardır:

a) Türkiye Tarihinin Başlangıcı Meselesi: Türkiye tarihi Fransa, İngiltere ve Almanya'ya nispetle yenidir. Eski veya yeni olmak büyük bir mânâ ifade etmez. Böyle olduğu hâlde, nedense, insanlarda ve milletlerde, devletlerinin eski olması ruhî isteği vardır. Ancak, bu ruhî hâl, tarihi değiştirmeye kadar varmamalıdır. Bir zamanlar, Anadolu'daki varlığımızı Milâttan 2.000 yıl önceye götürmek düşüncesiyle Hititlerin Türk olduğu iddia edilmişti. Hâlbuki bir memleketin tapusuna mâlik olmak için mutlaka ilk ahâlisi olmak lâzımdır diye düşünmek de boştur. Böyle olunca, bugün var olan milletlerin hemen hepsinin, yaşadıkları topraklarda yabancı sayılmaları gerekir, hele Amerikalıların durumu büsbütün güçleşirdi.

Sonra, Hititler Türk bile olsa, onlar ortadan kalktıktan iki bin yıl sonra aynı topraklarda kurulan yeni Türk devleti eskisinin devamı sayılamaz.Türkiye tarihinin Selçuklularla başladığı, bugün, bütün ciddî tarihçiler tarafından kabul edilmiştir. Bunu ilk defa ortaya atan merhum Dr. Rıza Nur'dur. İlmî ve tarihî gerçek de bundan ibarettir. Ancak, kesin bir tarih söylemek gerekince, bunda birliğe rastlanamıyor.

Birçoklarının fikrine göre, tarihimiz, 1071 Malazgirt Savaşı ile başlamaktadır. Fakat bu fikirde kesin bir isabet olduğu söylenemez. Çünkü Malazgirt Savaşı, kurulmuş bir devletin, yâni Selçukluların, komşuları Bizans ile yaptıkları bir savaştır ve bu çarpışmadan sonra yeni bir devlet kurulmuş değil, zaten var olan bir devlete Küçük Asya'nın kapıları açılmıştır.
1940 yılında "Dokuz Yüzüncü Yıl Dönümü" adı ile yayınladığım bir broşürde, devletimizin kuruluş yılı olarak, Horasan'da Tuğrul Beğin istiklâl ilân ettiği 1040 yılını almış ve 1940 ta bu devletin 900, yılını tamamladığını, fakat resmî teşekküller tarafından bir anma töreni yapılmadığı için o küçük broşürün bu görevi yerine getirmek üzere yazıldığını bildirmiştim.
O zaman savunduğum fikir şuydu: Bu devlet 1040 ta Horasan'da Selçuklu Tuğrul Beğ'in padişahlığı ile kurulmuş, sonra büyüyerek diğer birçok topraklarla birlikte Anadolu'yu da kendisine eklemiştir. Fakat tarihin garip bir cilvesi olarak bu devlet, üzerinde kurulmuş olduğu toprakları kaybetmiş, kuruluşundan sonra fethettiği yerlerde tutunmuştur.

Bu garip tarihî gidiş, başka devletlerin tarihinde yoktur. Almanya, Fransa, İngiltere ilk kuruldukları toprakları sonra elden çıkarmamışlardır. Tarihçilerimizi şaşırtanın bu olduğunu sanıyorum. Türkiye tarihini Malazgirt'ten başlatmak isteyen tarihçilerimiz, bu tarihten sonra Anadolu'da ayrı sultanlar bulunduğunu, bundan dolayı da bunun yeni ve ayrı bir devlet demek olduğunu ileri sürüyorlar. Anadolu'da ayrı sultanlar bulunması bu ülkenin tamamen ayrı ve bağımsız bir devlet olduğunu göstermez. Eski Türk devlet sisteminin merkeziyetçi olmadığını hatırlamak, Anadolu sultanlığının ayrı bir devlet demek sayılamayacağını belirtmeye yeter. Gök Türklerde de iki, hatta bazan dört kağan bulunuyordu. Kağanlar, iç işlerinde bağımsızdılar... Fakat bu ayrı ayrı iki veya dört devlet demek değildi. Bunun gibi, Selçuk devletinde de dört sultan bulunuyor, fakat bunların üçü Horasan'daki büyük sultana tabî olarak yaşıyordu.
O halde, Türkiye'nin başlangıcı olarak hangi tarihi kabul edeceğiz? 1040 yılını mı, yoksa 1071'i mi?
Bana göre doğru olan birincisidir. Fakat benim bu fikirde bulunmam, hatta çoğunluğun bana taraftar olması hiçbir mânâ taşımaz. Aramızda tek fikir hâkim olmadıkça, evvelce de söylediğim gibi, uzak gelecek için fesat tohumları atılmış olur. Bu anlaşmazlığı ve fikir kargaşalığını da ancak bir tarih kurultayı önleyebilir. Kesin bir sonuca varıldıktan sonra, bütün tarih kitapları artık o başlangıç yılma göre kaleme alınır. Bir devletin hangi tarihte başladığını tespit etmek pek mühimdir. Başlangıç yılı belli olmayan devlet, medenî bir teşekkül sayılamaz.

 -Hüseyin Nihal Atsız-

23 Ocak 2014 Perşembe

Ey Türk Kendine Dön !












Size de bu harita bir yerlerden tanıdık gelmiyor mu ?

Bu harita 1.Dünya Savaşından sonra kurmak istedikleri yeni Anadolu ve Mezopotamya haritasıdır.Harita son 10 yılda ortaya atılan Büyük Ortadoğu Projesinin neredeyse aynısı nitelikte sadece tek bir farkla bu İngilizlerin sunduğu Ortadoğu Projesi




Bu Harita ise Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesidir.Aslına bakarsan pek bir fark yok sadece Kafkasya ve İran Coğrafyası da işin içine karışmış yerel unsurlar ortaya atılmış buda dönemin şartları diyelim.










Peki bizim ne yapmamız lazım masa başında kaybetmeye alışık olan milletimiz bundan 100 yıl önce haritaları çizilmiş bir projenin peşinde ne kadar daha dayanabilir.Amerika,İngiltere,Fransa gibi geçimini sömürge ve kapitalizm ile sürdüren insan kanının onların cebinde ki bir centten daha değersiz olduğu bu ülkelere nasıl bir karşı cephe oluşturabiliriz.Aslında bir kaç yöntemi var özet geçeyim.Milli Uyanış şarttır en öncelik olarak yerli mallarının kullanımına teşvik edilerek dış ülkelere para kaçırmaz hemde bizim verdiğimiz paralarla bizi vurmalarını bir nebze olsun engelleriz yada en azından içimiz rahat olur.Bir diğer yöntem ise başka cephelere yönlenmek bana en mantıklı gelen fikir budur.Başka cepheler kendi soydaşlarımız 10 lira verip Kürtten Araptan petrol alacağıma 15 lira veririm Türk'ten alırım hem benim içim rahat olur hemde kardeşim daha güçlenir.Bir diğer yöntem ise Avrupa'nın bizi anlatırken ''sözde yaptığımız soykırımlar'' anlatımlarını bizde kendi çocuklarımıza anlatmalıyız.Gelecek nesle daha önünü gören dostunu düşmanını bilen bir nesil oluştururuz.Bir diğer yöntem ise dini siyasete karıştırmamak.Din ile siyaset aynı gemide yürüyemez,yürütülemez.Yürütülmeye çalışırsan bir kürt hoca gelir ülkenle resmen alay eder,İskilipli Akıf gibi düşman askerine halifenin ordusu der,V for Vandetta gibi çıkıp konuşur fikirlere kurşun işlemez deyip askerini şehit ettirir,sonra asılınca onun müritleri,tohumları 80 sene bekleyip dış güçlerin desteğiyle başa geçtikten sonra Ali Kıran Baş Kesenlik oynar.Ülkenin dış politikasını berbat eder.80 yılda ne zorluklar ile ayakta tuttuğun devleti 10 yılda bir bir böler. BOP'un eş başkanıyım der.

Benim gönlümde ki harita şudur;


Büyük Turan Haritası tek devlet olalım demiyorum zaten bu dönemde bu bir hayalden öteye geçemez.Ancak zaten tek Milletiz,tek Dilimiz ortak yaşanmış bir kültürümüz var.Bizi yeyip bitirmeye çalışan düşmanımız var.Ne Avrupa Birliği ne Sanghay 5'lisi hepsi hikaye Yunus'un söylediği gibi ''Bana Seni Gerek Seni'' biz size siz bize muhtaçsınız.Turan Irkında herkes birbirine muhtaç bu dünya düzeninde bakıyorsun Rusya Federasyon Devlet güçlü ve halen bir av peşinde Türklerden nefret ediyor.Bakıyorsun Avrupa Birliği bilmem kaç tane devletin birleştiği ki farklı ırklar farklı kültürlerin birleştiği sözde ekonomik aslına bakarsan siyasi birlik,Bir bakıyorsun Çin,Hindistan,İran hepsi bir şeyler olsa da beraber hareket edip birşeyler koparsak davası peşinde,Amerika Birleşik Devletlerini zaten anlatmaya hiç gerek yok onu hepimiz çok iyi biliyoruz. 

Yazıma şu sözlerle son vermek istiyorum.
Birlikten olmadan kuvvet doğmaz.Bireysel kuvvetlerimiz mekanizmalarımız sadece bir kaç düşmanla başa çıkmamızda yeterli olabilir. Hatırlamıyormusunuz ! Oğuz Kağan'ı nasıl getirmişti dize kendinden 100 kat kalabalık Çin'i .Kürşad'ın kanı var hepimizin bedenlerinde,Onların var mı böyle şerefli bir kan damarlarında.

                                                EY TÜRK KENDİNE DÖN 

21 Ocak 2014 Salı

İskitler


Macaristan ile Çin arasında bulunan uçsuz bucaksız coğrafyada yüzyıllarca adlarından söz ettiren İskit kavimleri,Kimmerlerin atalarıyla birlikte bugün Kazakistan dediğimiz bölgeden geliyorlardı.Tüm Türk kavimleri gibi uzun saçlı,usta at binicisi ve usta savaşçılar olup,çatışmalarda ricat ve pusudan oluşan etkin Türk taktiklerini kullanıyorlardı.Mevsimlik göç yapar,yurt adı verdikleri keçe çadırlarda konaklar yuğ törenleri düzenler ve ölüleri için kurganlar inşa ederlerdi.Töre ile yönetilir ayrıca Gök Tanrı inancına sahiplerdi.
Yaşadıkları coğrafyadaki Cermen,Slav,Fars kavimlerini toplayarak bir devlet oluşturmuşlardır.
M.Ö 1000-500 dönemlerinde Asya Kıtasında Kıpçak Bozkırı adı verilen Karadeniz'in kuzeyinde ki bölgede göç hareketleri sırasında bazıları yerleşmişler bazıları ise mevsimlik göçler için dinlenme noktası olarak kullanmışlardır. Bölgeye gelenler arasında bulunan Kimmerler M.Ö 6.yy'da  şu an Ermenistan sınırları içinde bulunan ''Gümrü'' şehrini kurmuşlardır.
M.Ö 800 ile M.Ö 200 lü yıllar arasında yaşayan İskit Türkleri; Asurlar, Kimmerler, Persler ve Makedonlar ile siyasal,ekonomik ilişkiler kurmuşlardır. M.Ö 612 yılında Medler ile ittifak eden İskitler önce Asur İmparatorluğunu daha sonra Urartuları ortadan kaldırmış M.Ö 591 yılında Kızılırmak vadisine kadar ulaşılmıştır.Ancak Pers ve Medlerin güçlenmesi ve ittifakın bozulmasıyla oluşan durumda İskitler Anadolu'daki macerası sona ermiştir.İskitlerin bir kısmı Urartu topraklarına bir kısmı ise Part Türkleriyle ittifak kurarak Hazar ile Aral gölü arasındaki bölgeye yerleşmişler bir kısmı ise Hint topraklarına yerleşmişlerdir. M.Ö 585'te Mısıra sefere çıkmışlardır ancak Mısır Kralı vergi vermek koşuluyla İskitleri seferden vazgeçirmiştir.Bu süreden sonra Alper Tunga Destanlara konu olan İskit-Pers savaşları olacaktır. Persler her türlü hileye başvurmalarına rağmen İskitlere karşı kesin bir üstünlük kuramamışlardır.
M.Ö 600'lerde Akamenid Devletinin altına yaşayan bazı İskit halkları M.Ö 400'lerde bağımsızlıklarını kazanmışlardır.Akamenid Devleti ise Yunan-Pers (İskender) savaşlarında kaybedince yıkılmıştır.İskender'in Orta Asya ve Hint topraklarını ele geçirememesini M.Ö 400'de tekrar bağımsız olan İskitler sağlamıştır.İskender'in bu seferi sırasında İskitleri gördüklerinde Türke benziyorlar denildiğini ve Türkmen isminin de buradan geldiği söylenir.M.Ö 300-280 li yıllarda Batıda Keltler doğuda Türk olan Sarmatların sıkıştırmalarıyla İskitler güçten düşmüş Hunlarında işe dahil olmasıyla etkisini günden güne yitirmişlerdir.M.Ö 200 li yıllarda  güçlenseler de Sarmatların baskıları son bulmaması ve son olarak Cermen Got'ların vurduğu son büyük darbe İskitlerin tarih sayfasından silinmelerine sebep olmuştur.İlk Turan İmparatorluğu olan İskit Devleti yıkılmalarına rağmen halk olarak  Azak bölgesi,Hazar Denizinin kuzeyi,Anadolu ve Orta Asya bozkırları ve Macaristan ovalarında hep var olmuşlar  vede bulundukları bölgede Orta Asya Kültürü devamında öncü olmuşlardır.Bu sayede onlardan sonraki diğer Türk Devletleri bu coğrafyaya kolayca adapte olmuşlardır.

Kurgan,Türk ve Altay kültüründe kutsal mezar ve türbelerdir.Korgan olarak da söylenir.İçinde ulu ve kutlu kişilerin yattığı dikkat çekici gömüt. Eski Türk geleneklerinde genellikle yığma tepeler ve höyükler şeklindedir. Genelde devlet yöneticisi olanlar için yapılmışlardır. Ceset odasının döşemesi genelde ağaç kütükleri ve kalastan yapılır. Cesetlerin başı doğuya çevrilmiş olur ve eşyaları ile birlikte gömülürler. Kurganların farklı bölgelerinde at cesetlerine de rastlanabilir. Örneğin Esik Kurganı M.Ö 5.Yüzyıla ait olup Kazakistan’ın başkenti Almatı’nın yaklaşık 50 kilometre doğusunda yer alır. Esik Kurganı dünyada içerisinde en çok altın bulunan ikinci mezardır. Yazının Göktürk kitabelerinin alfabesine benzerliği ve eserlerin özelliklerinin Hun sanatına çok uygun oluşu nedeniyle Hun eseri olarak nitelendirmişlerdir. Ancak eldeki veriler Türklerle iç içe yaşayan ve Türkleşmiş bir kavim olan İskitlere de ait olabileceğini göstermektedir. Esik Kurganda 23 yaşın da bir Tekin/Tigin (Prens)’in mezarı ve ona ait ait elbise bulunduğu için bu prense "Altın Elbiseli Adam" adı verilmiştir.Bu bölgede bulunan bir kurgan da ki gümüş kaşık üzerinde Göktürk Alfabesine yakın bir yazı ile ;
''Tigin 23'ünde öldü,Esik halkının başı sağ olsun...'' yazmaktadır. Pazırık Kurganı İskitler hakkında bize çok önemli bilgiler vermektedir.M.Ö 5.yüzyıla ait materyaller bulunmaktadır.Bu kurganda ki buluntularda İran,Çin,Hindistan ile ticaret yapıldığına dair kesin kanıtlar vardır.Ayrıca dünyanın ilk halısı da bu kurgan da bulunmuştur.

İskitler yaşayış şekilleriyle kültürleriyle töreleriyle bir Turan Kavmidir.Bunu Kurganlar ve Tarih yazıcılarının verdiği bilgiler ile de görebiliyoruz.

Pazırık Halısı

Esik Kurganı

Altın Elbiseli Adam

5 Ocak 2014 Pazar

Bir hilal uğruna Yarab ne güneşler batıyor


Bir hilal uğruna Yarab ne güneşler batıyor...


Her duyduğumda,okuduğumda bu cümleyi gözümün önünden geçiyor milletimiz,

Bu cümlenin tarifsiz oluşundan,her okuduğumda kağıdı kalemi alıp anlatasım geliyor insanlığa Ulu Türk Milletini.Bu cümlenin içinde koca bir tarih yatıyor.Koca bir milletin trajik hikayesi belki de bu milletin büyük olma sebebi yatıyor.Aklıma daha sonra ''Vatan Sağ olsun'' sözü geliyor.Düşünsenize bir, hangi ana,baba oğlu bir düşman tarafından öldürüldüğünde Vatanın devam etmesini diler yada hangi ana,baba diğer oğlunu aynı yere şehit olması için gönderir.Türk Milleti gerçekten asil bir millettir. Asiliğin lüks kıyafetler pahalı elbiseler ile değil duruş ile olacağını gösterebilen ve vatanı uğruna gözünü kırpmadan ölen öldürebilen bir millettir.Siz hiç evladının acısından sonra Vatanın devamını dileyen başka bir ırktan birini gördünüz mü ? Göremezsiniz ! Bizde vatan için can vermek cümlesi geçtiğinde ''Keşke'' diyebilmektir.Keşke hepimizin böyle bir imkanı olsa da Ailemizin,torunlarımızın göğüslerini kabartabilsek .


      Tanrı Türk'ü Korusun


2 Ocak 2014 Perşembe

Sizi Sizden Koruyan bir devlet var.

Cennet vatan Türkiye 783.562 km²'lik yüzölçümüyle Asya,Avrupa ve Afrika kıtalarının birleştiği dünyada ki nadide köşelerden biridir.Bu topraklarda Hititler,Persler,Makedonlar,Roma ve bin yıldır da Türkler büyük bir medeniyet kurarak dünyayı etkilemişlerdir.Bu topraklar kutsaldır ve her büyük devlet bu toprakları büyük kan dökerek almışlardır.(Makedonlar dışında)
Türkler Anadolu'ya Malazgird'ten çok önceleri gelmeye başlamışlardır tarihimizde ki bu yanlışı düzeltmekle başlamak istiyorum.Anadolu'nun kapısı 26 Ağustos 1071 ile değil Avrupa Hun Devletinin kuruluşu ile açılmıştır.Benim teorime göre ise Türkler İtalya'dan Sarı Deniz'e kadar tarihin her döneminde varolmuş bir millettir.İtalyanların mitolojilerine baktığımda aynı bizim mitlerimizi görüyorsunuz.İskandinav Mitolojisine baktığımızda aynı bizim mitlerimiz karşımıza çıkıyor.Benim inancım şudur ki Kavimler Göçü M.S 4.yy da başlamamıştır en doruk noktasına ulaşmıştır çevreyi etkileyen faktör haline gelmiştir.Kavimler göçü 14.yy da Türklerin tamamen Anadoluya egemen olması ile bitmiş,Moğol İstilasıylada tekrar hareket kazanmıştır.Bunu İtalyan ve İskandinav mitlerinde ki benzerlikler ile görebiliyoruz.Ayrıca Bizans-Selçuklu arasında gerçekleşen Malazgird Meydan Muharebesi sırasında Bizans tarafında bulunan Peçenek ve Kumanların karşı taraftakilerin davul seslerinden çıkardıkları anlam ile bunların kendileriyle aynı milletten olduğunu anlayıp Alp Arslan'ın tarafına geçmesi dediklerimi doğrular niteliktedir.Konuya öncelikle Anadolu'nun gerçek bir Türk yurdu olduğunun biraz kanıt sunarak başlamak istedim ve şimdi asıl konuya geçmek istiyorum.

Sizi sizden koruyan bir ordu !

Bu ne anlama geliyor diye düşünebilirsiniz.Ben size açıklayayım size karşı bir tehdit var ve bu tehdit yine siz tarafınızdan yapılıyor.

Allah Allah o nasıl bir şey ki ben gerizekalımıyım kendime saldırayım diyebilirsiniz ama saldıranlar var.

Türk Askerinin  bulunma sebebi (Caydırma , Güvenlik / Harekât Ortamının Şekillendirilmesi,Savaş Dışı Harekât,Kriz Yönetimi,Sınırlı Güç Kullanımı,Konvansiyonel Harp) Türk Silahlı Kuvvetlerinin görevleridir.Ordumuz Doğu'da ki görevlerinde sürekli isyan ve bunun gibi terör faaliyetleriyle uğraşmıştır ve bu grupların çoğunluğunun başındaki kişiler ermeni ancak topladıkları insanlar kürttü ancak saldırıların yapıldığı kişiler yine kürtlerdir.TSK bu saldırıları kendi devletine dış mihrapların oyunu olarak görerek o bölgede ki insanlara zarar vermedi taki o köylerin halklarından karakollara ateş bile açılsa dahil sivil yerler hedef alınmadı bunun sebebi halkı korumak ve orada devlet bizi katlediyor algısı oluşturmamaktır.Ancak özellikle kürtçü kesim ve günümüzün sözde aydınları!!  12 Eylül 1980 darbesi öncesi ve sonrasında yapılan tutuklamalar ve işkencelerden dem vuruyorlar o dönemin tutuklularını çıkarıp bize devlet böyle yaptı şöyle yaptı diye konuşturuyorlar ancak şöyle bir gerçek vardır ki bu ülkede o dönemde solculara ne yapıldı ise sağcılara aynısı yapılmıştır.Bir insanda çıkıp 3 Mayıs 1944 olaylarının sebeblerini ve o günlerde İnönü rejiminin Türkçü-Turancılara neler yaptığını anlatmıyor.Konunun özüne gelecek olursak tam 35 yıldır Pkk denen dış destekli ancak bir kürt hareketi olan örgüt Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde,Akdeniz'de hatta Karadeniz dağlarında faaliyetler yürütmüştür.Doğu ve Güneydoğu'da on binlerce insanı katletmişler,insanları yerlerinden yurtlarından etmiş,bölgeye yatırım gelmesini engellemişler ve bununla mücadele eden ise Türk Silahlı Kuvvetleri olmuştur.Şimdi sormak istiyorum size TSK bu bölgede ki faaliyetlerini çok sıkı tutsaydı ve yöre halkına kan kustursa idi bu örgüt bu kadar dayanabilirmiydi ? Tabi ki hayır çünkü örgüt herhangi bir sınır ötesi harekat sonucunda dağılma noktasına geliyor ve barış istiyor ve bizde bu barışa uyuyoruz ve barış döneminde kendilerini toparlamaya çalışıp daha güçlü olarak saldırıyorlar.Bebek katili Apo'nun yakalanması süreci sonrasında TSK'ya yetki verilip bu örgüte her türlü finansal destek veren kanalları tıkayıp örgütü her yönden çökertilse idi şu anda üniversitelerde ''Kahrolsun Tc'' diye bağırıp pankart asamazlardı.Biz onları kendilerinden koruyoruz onlar bize faşist diyorlar.Siz İstanbul,İzmir,Adana,Mersin,Antalya'ya neden geldiniz dediklerinde ise terör diyorlar ancak her türlü terör olaylarına karışıyorlar yada finansal destek veriyorlar.Hani sizi bu terör buralara itmişti.Yersek tabiki ! Ama biz yedikte geldik sizin gibi kimliğini son 100 senede tanıyan dünya siyasetinin ucunda dahi bulunmayan bir ırk değiliz.Hele ki bir ırkın dağda yaşayan köylüleri hiç değiliz.(Kürtler Farsların dağda yaşayan bir bölümüdür)

Sizi sizden koruyan bir devlet var.20 bin şehit bir o kadar gazi verdik bu yolda sırf sizi sizden koruyabilmek için ancak hepimiz biliyorduk.Bütün kürtler aynıdır yüzüne güler arkandan vurur,yalakalığın dibine vurur işi düşmezse selam dahi vermez,vatan millet kavramı yoktur onlarda çünkü hiç vatan dedikleri bir toprak olmamıştır dağlarda koyun otlatıp boş zamanlarda çocuk yapmışlardır.Şimdi bir kez daha söylüyorum.Sizi sizden koruyan bir ordu var !Ancak Türk Milleti uyanmaya başladı ve heryerde tepkiler büyüyor size insanların size karşı büyük bir hıncı var ve siz bunu faşizm olarak görüyorsunuz.Bunun adı faşizm değil bunun adı ihanete uğrayan insanın tepkisi.Size bu Türk-Kürt meselesini bir hikaye ile anlatıp noktalamak istiyorum.Bir insanın bir köpeği vardır ve o köpek ona çok sadıktır ancak o insanın bir çocuğu olur ve insan o çocuğuyla ilgilenmekten köpeğini şımartamaz köpekte kıskançlıktan çatlar.Köpek diğer gün evden kaçar ve arkadaşlarının yanına gider diğer köpekler çocuğu öldürmesini söyler böyle yaparsa sahibin seninle ilgilenir derler köpek aklı işte.Köpekte diğer gün eve gider adam çok sevinir o gece köpek çocuğu öldürür ve insan ona çok kızar ve fena bir şekilde şamarlar,köpek bu sefer diğer arkadaşlarını toplayıp adama saldırır ancak adam zekası ve hayat tecrübesi ve gücüyle onları bir bir alt eder.

1 Ocak 2014 Çarşamba

Kürşad

 Kür Şad ölmüş, fakat attan düşmemişti.
Ölmüş, fakat yenilmemişti…
                                              Hüseyin Nihal Atsız

Gök Türk sülalesinden olan Kür Şad, tarihimizin baş kahramanlarındandır. O; eşsiz zaferler kazanmış bir kumandan veya büyük topraklarda söz yürütmüş bir hükümdar değildir. Dünyanın tanıdığı ünlü yiğitlerden de olamamıştır. Kür Şad, tarihin sayfaları arasında sıkışıp kalmış bir vakanın baş kahramanıdır ki bu vakasıyla ırkımızın en namlı yiğitlerinin yanında ve hatta başında yer almak hakkını kazanmıştır. O vaka şudur: Çin'in ırkımıza karşı yüzyıllarca takip ve tatbik ettiği bir siyaset vardır. Pusat gücü ve askerlikte alt edemediği Türkleri, milliyetlerini unutturarak yenmeye uğraşmak... Çinliler, Türk prens ve beğleri arasında geçimsizlik tohumları atmak ve güzel Çin prenseslerini Türk eline göndermek suretiyle bu maksatlarına varmaya uğraşmışlardır. Bu siyasetin, tarihimizin şanlı bir bölümü olan Gök Türkler'in çağında büyük bir ustalıkla tatbik edildiğini görüyoruz. 552 tarihinden başlayarak Türkistan hâkimiyetini ellerinde bulunduran Gök Türkler, Çin'i de tepeledikten sonra, altıncı yüzyılın ikinci yarısında Asya'nın en güçlü devleti haline gelmişlerdi. Fakat Çin'in o her zamanki siyaseti, yedinci yüzyıldan sonra Gök Türkler'i güçten düşürmeye başladı. Günden güne kuvvetlerini kaybeden Gök Türkler, 630'da Çin'den büyük bir yumruk yediler. Bu tarihte Çinliler, daha önceleri kendilerini birçok kereler tepelemiş olan Doğu Ganı Kiyeli'yi hile ile yendiler ve tutsak ettiler. Türk elinin doğu topraklarına bu suretle sahip olduktan sonra siyasetlerine devam ederek yüzyılın ortasından başlayarak bütün Gök Türk ülkesini ele geçirdiler. Türklük için büyük bir tutsaklık çağı başlamıştı. Bu çağ 680 yılına kadar sürdü. Bu müddet içinde Türkler istiklallerini kurtarabilmek ülküsü ile birkaç hareket yaptılar. Bunların en ünlüsü 639'da olandır.

Çinliler, Gök Türk ülkesinin doğu parçalarını ele geçirip de buralardaki Türkleri küme küme Çin topraklarına dağıtırlarken, Kür Şad da diğer prenslerle birlikte yurdundan uzaklaştırılmış, düşman ellerinde tutsaklık hayatı yaşamaya başlamıştı. Türk beğlerinden kimisi tutsaklığa dayanamayıp ölür ve kimisi de yasından Türk istiklalini yeniden kurtarmak için bir ihtilal yapmaya karar verdi. Bu fikirle bir cemiyet kurdu. Kırk Türk bu ihtilal cemiyetine girdiler. Kür Şad, Çin hükümdarını öldürmek ve Çin sarayında tutsak bulunan Gök Türk prenslerinden Holuku'yu Türkistan'a kaçırıp kağan yapmak kararını vermişti. Bu suretle istiklâl kurtulacak ve Türk bütünlüğü yeniden kazanılacaktı. Kür Şad ve arkadaşları, sık sık geceleri şehri gezen hükümdarı sokakta öldüreceklerdi. Fakat ihtilalin yapılacağı gece hava bozdu. İmparator sarayından çıkmadı. Kür Şad, ihtilali hükümdarın sokağa çıkacağı başka bir güne bırakmayı doğru bulmadı, durulmasından çekindi. Her ne pahasına olursa olsun o gece meseleyi halletmek istedi. Bu fikirle düşman hükümdarını yuvasında yok etmek için kırk bir er Çin sarayına saldırdılar. Çarpışma pek nispetsiz oldu. İhtilalci Türkler, tarihin de bildiği bir sayıda, kırk bir kişi idiler. İmparatorun sarayını koruyan Çinliler ise ancak Tanrı'nın bilebileceği bir çoklukta bulunuyordu. Buna rağmen Kür Şad ve arkadaşları pek yiğitçe vuruştular. Lakin sayıca pek az olduklarından saraya girip Çin hükümdarını öldürmek başarısını gösteremediler. Çinlilerin çokluğu karşısında çekilmek zorunda kaldılar. Kür Şad ve vuruşmada arta kalan diğer ihtilalciler imparatorun ahırına saldırarak en güzel
atları ele geçirdiler ve kaçtılar. İhtilalci Türklerin arkasına düşen Çinliler, Kür Şad'ı bir ırmağı geçerken yakaladılar. İhtilalin başı olan Gök Türk çocuğu, Türk istiklali ülküsü yolunda şehit düştü. Bu işlerden hiç haberi olmayan Holuku da diğer bir yere sürüldü. İhtilal böylece bastırıldı. Tarihte birçok ihtilaller görülmüştür. Zalim bir sülaleyi veya hain bir idareyi yıkmak için yapılan ihtilaller vardır. hükümet devirmek için girişilen ihtilallere de rastlanır. Bu ihtilallerin hepsinde aynı milletten bazen sayısı pek çok insanların kanı akmış ve umumiyetle ihtilali başaranlar iş başına geçmişlerdir. Kür Şad'ın kırk arkadaşıyla birlikte 639'da yaptığı ihtilal bunlardan hiç birisine benzemez. Bir kere Kür Şad İhtilali'nde hiçbir şahsi düşünce yoktur. Kür Şad, büyük bir ülkü, Türk istiklali ülküsü için ileri atılmıştır. Böyle olmasa Holuku'yu Türk eline kaçırıp kağan yapmaya kalkmaz, o yere kendisi
çıkmak isterdi. Sonra 639 ihtilali kahramanları için maddi imkân da güler yüzü gösteren bir dost değildir. Kırk bir yiğidin hiç çekinmeden ezmek üzere çarpıştıkları düşman sayısının çokluğu ve tutsak ihtilalcilerin ellerine geçirebildikleri pusatlarla, Çin imparatoru koruyucularının pusatları arasındaki fark unutulmamalıdır. Ve bir de kırk bir Türk tutsak edilmiş bir milletin çocukları, düşman ise yenmiş ve hâkim bir ordunun askerleridir. Buna rağmen Kür Şad ve kırk arkadaşı ileriye atılmaktan çekinmemişler ve en büyük kahramanların vardıkları sonuca ulaşıp bir daha geri dönmemişlerdir.
Kür Şad İhtilali, ilk bakıma istiklal fedailerinin Türklük yolunda şehit düşmesiyle sonsuz kalmış gibi gözükür. Gerçekte ise çok büyük bir sonuç doğurmuştur. Çin imparatoru tutsak olarak yaşayan kırk bir korkusuz Türk çocuğunun, sarayına böyle hiç çekinmeden saldırışından o kadar ürkmüştür ki, ileride yenileriyle karşılaşmamak düşüncesi ile, ülkesine parça parça dağıtılan Türkleri tekrar kendi yurtlarına göndermiş ve Gök Türkler'e kendisine sözle tabi olmalarını kafi görmüştür. Türk ırkını büyük bir tehlikeden ve belki de yok olmaktan kurtaran bu olay, Kür Şad ile arkadaşlarının kanı pahasına elde edilen bir sonuçtur.
Kür Şad tarihin sayfaları içinde gizli kalmış bir kahramanın adıdır. Fakat bu ad, yalnız bu yiğit Gök Türk çocuğuna ait sayılmaz. Kür Şad adında, namları belirsiz diğer Türk fedainin maneviyatı da gizlidir. Türk göklerinde, yüzyıllar içerisinde sayısız güneşler görülmüştür.
Kür Şad, bunların en parlaklarından biridir. O, kanlı bir ufkun ardından kaybolalı bin üç yüz yıl oluyor. Kür Şad, o günden beri yok; fakat Kür Şad'lık ruhu Türk göklerinin ebedî bekçisidir.

Türkler Ergenekon'dan Nasıl Çıkmış

Tünel Açmak Demir Dağı Eritmekten Zormuş;
MÖ 800, Ergenekon- MS 2000, Bolu civarı
Orta Asya'daki eski Türklerin dilinde "sarp dağ yamacı" anlamına gelen
Ergenekon'la ilgili destanı bilmeyen yoktur. Türklerin yeniden doğuşunu ve
çoğalarak Orta Asya'ya egemen oluşlarını anlatan bu efsanenin adı aynı
zamanda Soğuk Savaş döneminde NATO ülkelerinde kurulan gizli anti-komünist
örgütün, kontr-gerillanın Türkiye'deki kolunun adı olarak da gündeme gelmiştir,
ama şu anda konumuz bu değil.
Ele alacağımız konu, günümüzden yaklaşık üç bin yıl önce demirden bir dağı
eriterek yurt edindikleri Ergenekon'dan çıktığı söylenen Türklerin daha sonra
yurt edindikleri Anadolu'da bir dağ ile bir türlü başa çıkamamaları...
Ergenekon Destanı'nın değişik biçimleri var ama en yaygın olan anlatıma göre,
Aral Gölü civarında olduğu varsayılan demir dağın eritilme efsanesi şöyle
gelişiyor:
Hunların büyük imparatoru Oğuz Han'ın ölümünden sonra Türklere sırasıyla
Gök Han, Ay Han, Yıldız Han, Deniz Han ve İl Han başbuğ olur. İl Han'ın
döneminde tüm Türk bölgeleri egemenliğine girince, bunu kıskanan yabancı
kavimler, özellikle Tatarlar birleşip İl Han'a saldırırlar ve çarpışma sonunda
Türkleri kılıçtan geçirirler.
İl Han'ın oğlu Kayı ve yeğeni Dokuz Oğuz eşleri ve çocuklarıyla birlikte esir
edilir. Daha sonra Tatarların elinden kurtularak eski yurtlarına geri dönerler.
Burada dağınık ve ürkmüş bir halde birçok at ve besi hayvanı bulurlar. Bunları
da yanlarına alıp kendilerine güvenli bir yurt ararlar. Bir kurdun ayak izlerinin
peşinden giderek çıkış yolu görünmeyen sarp dağların arasında yemyeşil, çok
güzel bir yer bulurlar ve Ergenekon adını vererek buraya yerleşirler. Bu iki
ailenin çocukları birbirleriyle evlenerek çoğalırlar.
Mutlu-mesut yaşadıkları yılların ardından çoğalarak artık Ergenekon'a sığamaz
olurlar. Sonunda 400 yıl kaldıkları bu yurttan çıkmaya karar verirler ama çıkış
yolunu bulamazlar. Nasıl onları oraya bir kurt getirmişse yine bir kurdun
sayesinde çıkış yolunu bulacaklardır. Nitekim koyunlara saldıran bir kurdun
izlerini takip ederek bir mağaraya ulaşırlar. Mağaranın dibinde küçük bir delik
vardır ve kurt oradan çıkmıştır. Bu deliği büyütmek isterler ama mağaranın
bulunduğu dağ demirdendir. Bir demirci ancak dağın ateşe verilmesiyle yolun
açılabileceğini söyler. Bunun üzerine Kurultay toplanır ve dağın eritilmesine
karar verir. Dağın çevresine odun ve kömür yığarak yetmiş büyük körükle dağın
tutuşmasını sağlarlar. Böylece dağ erir ve Türkler de Ergenekon'dan çıkarlar.
Daha sonra aradan yüzlerce yıl geçer ve Türkler Orta Asya'dan yola çıkarak
Anadolu'ya gelirler, yeni yurtları artık burasıdır. Gel zaman, git zaman bu
topraklar üzerinde çeşitli devletler kurarlar, kurduklarını yıkar, sonra yenisini
kurarlar ve derken en sonunda Türkiye Cumhuriyeti'ni kurarlar.
Artık bunun Türklerin son devleti olduğu ve sonsuza kadar varolacağı
söylenirken, bir yandan da Anadolu toprakları üzerinde çağdaş uygarlık
seviyesini yakalamak için bir uğraş verilmektedir. Çağdaş uygarlığın egemen
olduğu ülkelerde yük ve yolcu taşımacılığında ağırlık demiryolundadır ve denizin
olduğu ülkelerde ise tabii ki denizyolu da önem taşır.
Nitekim Anadolu da dört yanı denizlerle çevrili bir yarımadadır ama
Cumhuriyeti kurduklarında artık bin yıldır bu topraklarda yaşayan Türkler
arkalarını denize dönerek yaşamayı tercih ederler. Demiryolları ise cumhuriyetin
ilk yıllarında biraz gelişir, hatta marşlarda "Demir ağlarla ördük anayurdu dört
baştan" falan derler ama gerçek hiç de öyle değildir. Montaj otomotiv sanayii
devreye girince, yerli ve yabancı tekellerin çıkarları doğrultusunda demiryolları
bir kenara bırakılır ve yurdun dört bir yanı karayollarıyla örülmeye başlanır.
Çünkü yirminci yüzyılın sonlarına doğru başbakan ve cumhurbaşkanı da olmuş
bir "Büyük Türk Büyüğü" Turgut Özal demiştir ki; "Demiryolu komünistlere
özgü, özgürlük imkanı tanımayan bir ulaşım ve nakliye sistemidir. İstediğiniz
yerde inip, binemezsiniz. Ama karayolu özgürlük demektir, nerede isterseniz
iner, binersiniz."
İşte böylece akıp giden yılların ardından yirminci yüzyılın sonlarında karayolları
yolcu taşımada yüzde 95, yük taşımada da yüzde 93 oranına ulaşmıştır. Bir
yandan da cumhuriyetin ilk yıllarındaki "demirağ heyecanı" gibi memleketi
"otoyol heyecanı" sarmış ve yeni anayurdun dört bir yanı otoyollarla döşenmeye
başlanmıştır. Başlanmıştır başlanmasına ama işte bu noktada Türklerin
karşısına bir dağ çıkmıştır; Bolu Dağı.
Bir zamanlar halk kahramanı eşkıyalara yataklık eden Bolu Dağı cumhuriyetin
iki büyük kentinin, İstanbul ve Ankara'nın ortalarında tüm heybetiyle yükselir.
Başta bu iki kent olmak üzere, İstanbul'u Anadolu'ya bağlayan karayolunda
seyreden araçlara etmediğini bırakmaz. Üç bin yıl önce atalarının Ergenekon'dan
çıkmak için demirden dağı eritmeleriyle övünen Türkler Bolu Dağı karşısında
yıllarca çaresiz kalırlar. En sonunda yapımına başlanan Anadolu Otoyolu ile bir
tünel açarak bu dağın hakkından gelmeye karar verirler. Edirne'den başlayan
Anadolu Otoyolu Bolu Dağı'nın eteklerine kadar gelir ama 6 kilometrelik iki
viyadük ve 7 kilometrelik iki tünel bir türlü bitirilemez.
Yıllarca süren çalışmalar ve trilyonlarca harcamadan sonra "Bitti, bitecek"
derken 12 Kasım 1999'da Düzce'de 7.2 büyüklüğünde bir deprem meydana
gelince Türkler arasında yeniden bir tartışma başlar; bu tüneli yapalım mı,
yapmayalım mı? Vazgeçecek olursak şimdiye kadar harcadığımız 400 milyon
dolar ne olacak? Yapacaksak tam da fay hattının üzerine kondurmuşuz, böyle hiç
güvenli değil...
2000 yılında bir gazetede çıkan haberde şöyle yazmaktadır: "Trilyonlar tünelde
kaldı. Uyarılara karşın fay üzerine inşa edilen Bolu Dağı geçidinin güzergahı
değiştiriliyor. Düzce depreminin ardından yapılan 'hasar yok' açıklamalarından
yaklaşık 6 ay sonra Bolu Dağı Tüneli inşaatının durdurulması gündeme geldi.
Bugüne kadar 433 milyon dolar harcanan Bolu Tüneli'nin şimdiki güzergahın 2
kilometre sağma kaydırılması planlanıyor.
Karayolları Genel Müdürü, yeni bir tünel girişi oluşturmak istediklerini, bu
projenin de 107 milyon dolara mal olacağını söyledi. Geçmişte harcanan miktarla
birlikte Bolu Dağı geçidinin maliyeti en az 490 milyon dolara yükselecek. Yeni
tüneli yine Astaldi-Bayındır ortaklığı yapacak. Bolu Tüneli'nin hiçbir zaman
dikiş tutmayacağını belirten uzmanlar 'Tünel yıkıldıkça firmalar para alıyor'
diyorlar."
Başka bir gazetede Karayolları Genel Müdürü'ne yanıt veren Türk Müteahhitler
Birliği Yönetim Kurulu Başkanı Kadir Sever ise Bolu Dağı Tüneli'ni bir
mühendis olarak kendisinin yapmayacağını belirterek, "Tünelin içinde binlerce
insan hayatını yitirdiğinde bunun sorumlusu kim olacak" diyor ve şöyle devam
ediyor: "Bana sorsalardı, ben Bolu Dağı'nda tünel yapmazdım. Bolu Dağı
Geçidi'nde pek çok heyelan olurdu. Bolu Dağı'nda trafiğin en az olduğunda bile
heyelan nedeni ile yol zaman zaman tıkanırdı. Heyelan hala var.
Bolu Dağı'na tünel yapılmaması gerektiğini yetkililere pek çok kez söyledik.
Ancak bir teki bile bizi dinlemeye cesaret edemedi. Çünkü yatırımlar yapılmış,
şimdiye kadar 400 milyon doların üzerinde para harcanmış. Çalışmalar
durdurulduğu zaman bu işi yapanlara neden yanlış karar verdiniz diye sorarlar.
Bolu Tüneli en son teknoloji ile yapılması durumunda dahi risklidir. Tünelin
içinde 300-400 araba varken bir zelzele olması durumunda binlerce insan
hayatını yitirdiğinde bunun sorumlusu kim olacak merak ediyorum."
İşte böyle, Ergenekon efsanesini hatırladıkça utanç içinde yüzleri kızaran
Türkler neredeyse çeyrek yüzyıldır başa çıkamadıkları bu dağla ne yapacaklarını
kara kara düşünüyorlar. Üstelik de 2000 yılında tünelin yapımıyla ilgili
Bayındırlık ve İskan Bakanlığı'nda Ergenekon Destanı'nı parti programlarından
bile daha fazla ciddiye alan bir parti var!
Ya bu destanda bir tuhaflık var, ya da Anadolu'ya göç ettikten sonra Türklere bir
şeyler oldu!

28 Aralık 2013 Cumartesi

Türkçü Bakışla Kürt Sorununun Çözümü

Bugünlerde şunu anlıyoruz ki KCK ile sokak mücadelesine girdiğimiz anda bizi birlik bozan kişiler, karşı tarafın ise mağdur konumuna getirecek her türlü kirli senaryo,komplo ve kara propaganda uygulanacaktır.Bunun için benim bir önerim var Pkk terör örgütü KCK'nın askeri bir kolu olduğunu insanlara kabul ettirmemiz gerekir gerekirse sokaklara çıkıp insanlarla birebir konuşarak insanları baskılara karşı yılmamayı ve karşı koymayı öğütleyip insanlara güç vermemiz gerekir, akabinde 78 den beri ülkemizde Pkk terör örgütünün üstlendiği veya üstlenmeyip Pkk elinden yapıldığı kesinleşen bombalama, adam kaçırma, insanların canına kastetme gibi eylemleri bir komite eşliğinde ve tarihsel deliller , fotoğraflar , gazete kupürleri , resmi belgeler insanların reddedemeyeceği şekilde insanlara anlatmamız gerekir.80 yıllık Batı İstilasının sonuçları bu sorunun derinliğini bir kitapçık haline getirip sokaklarda insanlara ücretsiz dağıtabiliriz bu sayede ülkemizde bir uyanış ve medyanın yalan ve asparagas haberlerine karşı doğru bir güç oluşturabiliriz.


Bu kitapçık olayında belirtilecek temel unsurlar şunlar olmalıdır.

Kürtler kimdir ?
Kürtler bu bölgeye ne zaman gelmişlerdir?
Kürt ve Ermeni muhabbetleri ve Techir'de yapılanlar ?
Osmanlı'dan günümüze Kürt İsyanları Nedenleri,Hizmet ettiği amaçlar ?
Pkk'nın kuruluşu süreci ve buna yardım eden etmenler ?
Pkk'nın iç yüzü eylemleri amaçları ve finansmanları ?
80 döneminde Türkiye'nin Doğusunda dönen oyunlar ?
Saddam'dan kaçan Kürtlerin ülkelerine dönüp dönmediğine dair bilgiler ?
Kürtler ne istiyor ? Doğu Vilayetlerinin halkı Pkk'ya gerçekten destek veriyor mu ?
93-99 yılları arası Pkk ve Doğu Halkının kitlesel eylemleri ?
Abdullah Öcalanın yakalanışı ve Pkk'nın çöküş süreci ?
Pkk'nın toparlanış ve yükseliş süreci ?
KCK davalarındaki iddialar ve suçları ?
Son gelinen çözüm süreci ?


Sanırım bu tarz konularla olayları kesin ve net cümleler ile kısa ve öz anlatarak resimli şekilde insanlara göstererek kitlesel bir uyanış yaratabiliriz.Ancak bunun için binlerce yıldır en iyi yaptığım teşkilatlanma işini yapmamız şarttır.Bu devirde kavga dövüş ile hiç bir sorun çözülmez eğer çözüleceğine inanıyor olsam şu anda silahı belime takarım,ancak şu var ki biz Yüce Türk Milletiyiz,Mete Han'ın,Oğuz Kağan'ın,Alparslan'ın,Mustafa Kemal'in çocuklarıyız.Çakal ile Çakal,İt ile İt olmamalıyız.Eğer o çakallardan,sırtlanlardan bir farkımız olduğunu düşünüyor isek silahımızı sandıkta bekletir çağımızın silahı kalem ile savaşırız onlarla ve bu savaşı da kazanacağımıza adım gibi eminim.Oldu da bir hata yapıp sokaklarda terör estirirler ise o zaman kendi bilecekleri bir iş olur bu yukarıda yazdığım milli uyanış olursa zaten bize gerek bile kalacağına inanmıyorum.Ancak oldu da bize gerek kaldı.O zaman herkesi Türk'e kefen biçenin ölümünün nasıl olacağını göstermeye ben kendim davet ediyorum.

Tanrı Türk'ü Korusun !

90'lı yıllardan Bugüne ve Son Gelişmeler

Tam 12 yıldır ülkemizin başında olan Akp (Adalet ve Kalkınma Partisi) ülkemizde ki belkide en güçlü hükumeti olmuştur.3 Kasım 2002 tarihinde ülkemizde iktidarı eline geçiren bu parti halkımızın büyük çoğunluğunun gözünde ilk bir kaç yıl beklentisiz olarak '' başımızda biri olsun'' mantığıyla düşünmesi ve sonrasında gelen kimine  göre başarı kimine göre ihanet olan bir sürece cennet vatan Türkiye'mizi sürüklemişlerdir.
3 Kasım 2002 yılında ben daha gençliğimin yeni başladığı yıllar ve siyasetle uğraşmaya başladığım okuyup araştırdığım çevremde ki insanların neler dediğini öğrenmek için ne kadar doğru ne kadar yanlış bunları çözümleme dönemim yani bir siyasi kimlik oluşturma dönemlerimdi.Bu dönemi hatırladığım kadarıyla size anlatmaya çalışacağım.Ülkemizde 90'lı yıllarından başından beri bir düzen kurulamıyordu,Koalisyonu Koalisyon izliyor idi. 90'lı yılların başlarında ülkemizde bir istikrar yoktu ve bu insanları çok zor durumda bırakıyordu.Doğumuzda Pkk sorunu ve Asala,batımızda Yunanistan olan münasebetimiz,Güneyimizde Suriye ve Irak,Kuzeyimizde yeni dağılmış S.S.C.B ve onun getirdiği gerginlik ve sıkıntılar,borçlar geçim zorlukları insanların ve devletin dertten kafasını kaldıracak vakit bulamıyorlardı.Ülke harap ve bitap düşmüş bir durumda idi.Hükümetler dayanıksız direk dağılıyordu tam anlamıyla günlük yaşanıyordu bir politika yoktu anlıktı herşey bugün ne olduysa ne koparırsak hesabı.Bu sıkıntılar içinde 90'lı yıllarda çevremizde olan gelişmeler Yugoslavya Dağıldı,S.S.C.B dağıldı,Suriye ile iki kez savaş konumuna geldik,Yunanistan ile Kardak Adaları ve Sınır sorunları,Bulgaristan ile sınır sorunları ve Bulgaristan hükumetinin uyguladığı Anti-Türk faaliyetler,Pkk ile yapılan askeri müdahale,Azerbaycan-Ermenistan savaşında Hocalı ve Karabağ Soykırımları,Boşnak-Hırvat-Sırp Savaşı yani Kosova savaşı,Irak'ta yaşanan iki savaş ve Saddam'dan kaçan milyonlarca Kürtün sınırımıza dayanıp Türkiye'nin onları devletin ülkeye koşulsuz şartsız alması,ülkemizde depremler.Bu tarz gelişmeler sonucunda ülkemiz hem ekonomik hem siyasi gelişmeler içinde boğulup kalmıştı.99 yılı ülkemizde ekonomik sıkıntılar tavan yapmıştı ve krizi artık iliklerimize kadar hissetmeye başlamıştık,bankalar batıyor,ülkemizde ki paralar dışarıya çıkıyordu.
3 Kasım 2002 erken seçimleri yine aynı tas aynı hamam kafasıyla gidilmişti tekrar bir koalisyon olur ve yine değişen bir şey olmayacaktı görüşüne sahipti.67 milyon insanın neredeyse hepsinin görüşü bu yöndeydi.2002-2013 döneminde öncelikle ekonomi de başka bir yöntem denendi ve düzlüğe çıkmayı başardık sonrasında bizi Irak-Abd savaşı ve Saddam Hüseyin'in devrilişi ve bizimle ilgili önemli gelişmelerden biriydi, dış siyasette gelişmeler sağlandı ve bu gelişmeler ışığında büyük adımlar atıldı,bazı ülkelerle vizeler kalktı, Avrupa Birliği sürecinde adımlar atıldı,ülkemizde önemli yatırımlar yapıldı,Ekonomimiz büyüdü,Sosyal anlamında gelişmeler sağlandı.Bu tarz iyi gelişmelerin altında ancak kirli oyunlar yatıyordu bu oyunlar ise peşkeşler,yolsuzluklar ve diktamsı bir rejime geçiş gibi çeşitli yapılandırmalar,tarikat ve cemaatlerin ülkenin en içlerine sızması,yabancılara toprak satışı,azınlıklara gizliden haklar verilmesi,milli duygudan insanlardan yoksunlaştırmak gibi çeşitli faaliyetler güdülmüştür.Bu faaliyetler ülkemizde çok farklı yansımaları oldu.Dine bakış açısı değişti,Irkçılık baş göstermeye başladı,2000 öncesinde yiyecek ekmeği olmayan bir takım hükumet yandaşlarının bir anda ülkenin en zenginleri konumuna gelerek ülke genelinde ki ekonomik dengelerin bozulması ve haksız kazanç , yolsuzluk gibi ülkemizde var olan ancak bu dönem kadar artmayan bir süreç olmuştur.

Ülkemizdeki gençlerin dine bakış açısı hakkında şunları söyleyeceğim.Din insanları birleştiren bütünleştiren ve insan ahlakını düzenleyen parçaların sistematik olarak birleşmiş halidir.Dinin içinde yapılması gereken kurallar ile beraber sosyal yaşantımızda yapılmaması gerek ancak kitaplarda zorunluluk olarak yazmasa dahi toplum yapısı ve dinamikleri için yapılması sakıncalı olan eylemler bulunur.Örnek vermek gerekirse yalan söylememek,iftira atmamak,hırsızlık yapmamak,insanlara kötü davranmamak zulüm etmemek gibi çeşitli toplum yapısına ait gerek yazılı gerek yazılı olmayan kurallar vardır.Benim şahsi fikrim şudur ki ahlaklı insan diğer insanlara saygısı olan insan iyi insandır ve bu insan 5 vakit namaz kılıp ,oruç tutan,zekat veren,hacca gidip her türlü ahlaksızlığı yapan insandan daha çok yüce yaratıcı katında değerlidir.İşte ülkemizde ki dini bakış açının değişmesinin büyük sebebi de ne kadar dindar olsalar dahi ahlaki yönde zayıf olan bir başbakan ve yandaşlarının olması, inanıp ta dini vecibelerini yerine getirmekte zorlanan insanlar bu hükumeti gördükçe daha çok dinden uzaklaştı ''bunların ki dinse ben bunların inandığı dine inanmıyorum'' gibi cümleler kullanmaya başladılar ve ülkemizde ben ne kadar büyük bir kısmının özenme veyahut farklılık yaratmış olma fikriyle yola çıktığını düşünsem de Ateist,Deist yapıya itti ve bu insanlar da ne yaptıklarını tam anlamıyla bilmiyorlar size bir istatistik vermek istiyorum.Ülkemizde ki Ateistlerin %61'i Allah'a inanıyor düşünün nasıl bir kafa yapısı veya bilgisizlikle karşı karşıyayız ben bu durumdan Akp'nin sorumlu olduğunu düşünüyorum benim gibi düşünende çok sayıda insanla da tanıştım.Ülkemiz dini anlamda durum budur.

Ülkemizde ırkçılık konusu aslında daha öncelerde de var olan bir şeydi 1960'lı yıllara kadar varlığı sürdürmüş bir ideolojiydi ancak bu yıllardan sonra neredeyse 45 yıl varlığından haberdar değil idi insanlar çünkü ülkücülerin arasında eriyip giden bir topluluktu.Ancak son 5 yıldır ülkemizde göstere göstere geliyoruz dermiş gibi görünmeye başlandı.Aslında ülkemizde tam anlamıyla bir ırkçılık hiç bir zaman mevcut olmadı yani şöyle diyeyim bir Neo-Nazi ve İtalyan Faşizmi Anti-Semitizm gibi bir durum mevcut değildi.Aslına bakarsanız Türk ırkçılığı Türk Milliyetçiliği anlamına geliyor.Türk için Türk'e göre Türk tarafından gibi bir görüş mevcut,düşmanları tarihi düşmanlardan seçerler bütün ırklara düşmanlık beslemezler.Din ve mezhep ayrımı yapılmaz çünkü dini ve mezhepsel ayrımların büyük ülkü Turan'ı zedeleyeceğini düşünürler.Türkiye'de bu ideolojinin artması,sempatizanının artmasının sebeplerinin en başından birisi mevcut hükumetin dış politikada düştüğü güç durumlar ve azınlıkları hak verilecek kaygısının doğurduğu sinir veya tepkidir. Hükumetin milliyetçilik hakkındaki ters tavrı ve sürekli Arap ve Türk olmayan unsurların üzerine düşmesi ancak konu Türk olunca durumun değişmesi ve gözardı edilmesi hatta Türkleri suçlu bulucu konuşmaları ülkemizde Türk Irkçılığını doğurmuştur.Ayrıca belirtmek isterim Kabinede hiç Türk asıllı insan yoktur.

Ülkemizin her döneminde peşkeş-iltimas tarzında olaylar gerçekleşmiştir ancak bu olay göz göre göre bu kadar olmamıştı en azından bizlerden saklarlardı.Size çok yakın zamandan bir örnek göstereceğim.Ali Ağaoğlu'nun Maslak 1453 projesi; Maslak bundan 6 ay öncesine kadar İstanbul'un Şişli ilçesine bağlıydı ve bu ilçenin belediye başkanı Chp'li Mustafa Sarıgül idi. Bu proje ormanın tam yanına yapıldığı ve gerekli prosedürler halledilemediği için bu projeye izin verilmiyordu.Hükumet Maslak'ı Sarıyer'e bağlamışlardır.

2 ay önce dershaneler kapatılacak diye bir haber çıkmıştı ve Tayyip Erdoğan'da bunu onaylamış ve Cemaat ile Hükumet arasında büyük bir soğuk savaş başlamıştı.Bazı çevrelere göre ise 3 gün önce ise bu sıcak savaşa dönüştü ve 4 Bakanın oğlu,çok sayıda iş adamı,1 belediye başkanı şafak baskını ile İstanbul Emniyetine götürülmüştür.Aynı gün kırka yakın Emniyet Müdürü ve Şube Müdürü görevden alınmış ve bu savaş halen daha devam etmektedir.Benim şahsi görüşüm bu işin altında sadece Cemaat var ise gerçekten korkunç bir olay tek kelimeyle facia demek istiyorum ancak ben iyi olanı düşünmek istiyorum ve sadece Cemaatin bunun bir kolu olduğunu aslında arkasında daha başka güçlerin olduğunu düşünüyorum en azından ümit ediyorum. Ben Türkiye'nin her zaman iki hükumeti olduğunu savunan bir insanım birisi görülen hükumet birisi ise görülmez duyulmaz ve konuşmaz sadece belirli noktalarda ülkeye yön verir ve uygular.Benim fikrim son bir haftada ki olaylar bu içimizde ki devletin bir planıdır ve en az geri dönülebilecek hasarlarla çıkacağız ancak aksi takdirde bu iş cemaatin işi ise tarihimizin en kötü dönemleriyle karşı karşıya kalacağız.

Din ve Milliyetçilik

''Türk Bayrağına yapılan her saldırı Türk milletine,Şehitlerimize,Gazilerimize yapılmıştır.Milliyet her zaman dinden,mezhepten üstündür her Türk gencinin bunu öncelikle bilmesi şarttır.''

Dinsel ve Mezhepsel olaylar devletleri,imparatorlukları senelerdir geriye götürmüş bir olgudur.Dinsel milliyetçilik insanları en hassas noktalarından vurmaktır.Dini değerlerini kullanarak binlerce yıldır insanlar birbirleriyle çeşitli kanlı ve sonu olmayan savaşlara girişmişlerdir.Bunların en büyük örneği bizim tarihimize de ilgilendiren Haçlı Seferleridir.Ayrıca bu Haçlı Seferlerinde mezhepsel faktörler de çok ön plandadır. Bilindiği üzere Katolik olan Haçlılar Ortodoks olan Bizans İmparatorluğunun başkenti Constantinopolis'i (İstanbul) işgal etmişlerdir.Bu seferler Kudüs için olmasına karşın bu olayın gerçekleşmesi din ve mezheplerin nasıl bir etkisinin olduğunun göstergesidir.Bir diğer dinsel mezhepsel savaş ise Türk-Şia olan Safevi devletiyle Türk-Sünni olan Osmanlı'nın savaşı,Osmanlı-Macar savaşlarıdır.Bu savaşlar kesinlikle Türk Tarihini etkileyen önemli savaşlardır ve dinin milliyete nasıl zarar verdiğinin kesin bir göstergesidir.Türk devletleriyle bağ kurulup Büyük Türk İmparatorluğu kurulacağına çok sayıda devlet oluşması gücün bölünmesi Çarlık Rusya'nın kurulmasına Orta ve Uzak Asya'da Çin'in etkin olmasına Macarların Hırvat ve Germenler ile etkileşimine Bulgarların Slav halklarıyla birleşip kaybolmalarına zemin hazırlamıştır.Tarihsel gerçekleri şöyle böyle olsaydı diye hesap edemeyiz ancak bu tarz bir savaş olmasaydı eğer Bulgar-Macar-Kazak-Babür-Safevi-Memlük-Osmanlı ve diğer Türk Devletlerinin birleşiminden oluşan bir devletin nasıl bir etki yapacağını düşünmek hayal bile edilemez bir güç anlamına gelir.

Şimdi benim yazımın başındaki yazıda ki düşüncemin oluşturabileceği yönlere bakalım.

Türk siyasi birliği kurulana kadar çok büyük savaşlar olacaktı bu yadsınamaz bir gerçek ancak oluşturulacak bu devletin çevresindeki milletleri bakalım.Kuzey bölümünde Ruslar,Güney kısmımızda Araplar,Hindular,Habeşler Doğu'da Çinliler,Tibetliler Batı'da Yunanlar,Slavlar,Germenler,İtalyanlar olacaktı.Bu milletlerin bahsettiğimiz dönemlerde ki güçleri ancak Osmanlıyla mücadele edebilecek düzeyde idi.Bunun nasıl bir şey olduğunu ve anlatmayım siz hayal edin.

Son sözüm şu olacak Milliyet kavramı her zaman üstte gelir.Hoca Ahmet Yesevi'nin dediği gibi ''Din tercihtir,Türklük ise kader'' benim kandaşım bir Türktür.Bana ne kâr gelirse Türk'ten gelir,din kardeşi gibi bir kavram hiç bir zaman gerçek değildir çünkü tercihimden önce ben binlerce yıldır savaştığım bir ırk ile sadece dinim mezhebim aynı diye onun veya benim ona karşı tavrım değişemez.

Göktürk Alfabesi

Göktürk alfabesindeki harfler dikkatle incelendiği zaman, Türklerin günlük yaşamda kullandığı nesnelerin yazıdaki hâli gibi olduğu anlaşılabilir. Özellikle “O” (ok) ve “Y” (yay) gibi, benzetilen nesneleri hem görsel olarak hem de ses açısından birebir karşılayan bu harfler, Göktürk alfabesinin TÜRKlere ait olduğunu da kanıtlamaya yeterlidir. Çünkü harflerin görüntüsü ile karşıladıkları ses arasındaki benzerlikler, üzerinde durmaya değecek kadar önemlidir. Bir benzerlik, rastlantı olarak kabul edilebilir. İki benzerlik, tesadüf olarak nitelendirilebilir. Fakat aşağıda sıralanan 11 benzerlik (fazlası da var), bunun bir tesadüf olmadığını söylemeye yeterlidir.

Harflerin günlük yaşamdaki nesnelerden hareketle oluşmuş olmaları, Göktürk alfabesinin bir “resim yazısı” (hiyeroglif) oluşturan harflerin devamı olabileceği konusunda da beni düşündürmektedir

Türklerin bilinen ilk yazılı kaynakları olan Orhun Yazıtları'nda kullanılan Göktürk Yazısı, 7. yüzyıla kadar işlenerek temellendirilmiş ve bu dönemden sonra yazılı kaynaklarda kullanılır olmuştur.
Orhun yazısının Göktürkler döneminde oluştuğu söylense de, Göktürk Yazıtları'nda kullanılan yazı dili uzerinde yapılan dil bilimsel araştırmalar, Türk yazı dilinin Göktürklerden çok daha önceye
kadar uzandığını göstermektedir. Bir yazı dilinin, Orhun Abideleri'ndeki olgunluğa ulaşabilmesi için, uzun yıllar boyunca işlenmesi gerekmektedir. Bu durum göz önüne alındığında, Orhun yazı dilinin en eski dönemlerinin milattan onceye kadar uzandığını soyleyebiliriz.

Türk yazı dilini belgelerle takip edebildiğimiz 7. yuzyıldan sonraki dönemde, Orhun yazısı 5-6 yüzyıl boyunca Türklerin yaşadığı geniş coğrafyada kullanılmıştır. Karahanlılar döneminde Uygurların oluşturduğu yeni alfabenin yaygınlaşmaya başlamasıyla, Göktürk yazısı bırakılmıştır. Bu yazının en güzel örneklerini bulduğumuz Orhun Yazıtları, bin yıldan fazla süre boyunca kendini
koruyarak bugünlere ulaşmış olsa da, ancak 19. yüzyılın ortalarında keşfedilmiştir.
Göktürk alfabesindeki harfler, doğadaki nesnelerden hareketle oluşturulmuştur. Bu ozelliğiyle Orhun alfabesinin, Göktürklerden binlerce yıl önce yaşayan TÜRKlerin oluşturdukları bir “resim yazısının” devamı olduğu söylenebilir. Çünkü harflerin çoğu, doğadaki veya insan tasavvurundaki
nesnelere benzemektedir. Söz gelimi, "O" harfi, aşağı doğru bakan bir oku göstermektedir. Bu harfin alfabedeki karşılığı da, "ok - uk" biçimindedir.

Göktürk yazısındaki harfler, genellikle dikey ve yatay çizgilerden oluşmaktadır. Çünkü Göktürkler, genellikle harfleri sert yüzeylere kazıyarak yazıyı oluşturuyorlardı. Bir bakıma “çivi yazısı” özelliği
gösteren Orhun yazısı, ilkel yöntemlerle taşlara kazındığı halde oldukça estetik bir görünüme sahiptir. Göktürk yazısı, genellikle keskin çizgilere sahip olmakla birlikte, kağıt üzerine aktarılınca (Irk Bitig gibi) tarihi süreç içerisinde daha yumuşak çizgilerden oluşmaya başlamıştır.
Göktürk yazısı, bugünkü Türk yazısına tam ters biçimde sağdan sola doğru yazılmaktadır. Alfabede toplam 38 harf bulunmaktadır. Bu harflerin 30 tanesi sessiz, 4 tanesi sesli, 4 tanesi de cift seslidir.

Şimdi Göktürk Alfabesini ve harflerini tanımaya başlayalım.

Göktürk alfabesi ile yazılan bir kaç kelime ;


Türkler ve Yazı









Yazı; belirli bir yapısal düzeyde, dile dair görsel işaretlerin kullanıldığı bir tür iletişim aracıdır.Dünyada bilinen
yazıyı ilk kullanan medeniyet Sümerdir.Yazı,birden bire ortaya çıkan bir şey değildi insanlar Paleolitik ve Mezolitik Çağlarda mağaralarda yaşıyorlardı.Bu mağaraların içinde çeşitli resimler,simgeler ile iletişim sağlıyorlardı.Ancak bu resimler bir yazı değeri taşımıyorlardı daha çok sanatsal kültürel bir öge olarak alırız çünkü resim yorumlanabilen bir olgudur resimde insanlar ne görüyorsa onu anlar ancak resmi çizen gerçekte onun ne anlattığını tam anlamıyla bilebilir.Bu sürecin sonucunda hiyeroglif yazı  ortaya çıktı.Bu yazı şeklinde de insanlar resim çiziyorlardı ancak burada resim bir şeyi simgeliyordu.Örnek olarak bir kuş uçmayı simgeliyordu. İnsanlar bu ''şekil yazısını'' kayalara taşlara kazıyarak yazıyorlar idiler.

Gelelim Türklere yazı nasıl geldi nasıl ulaştı? Türkler gerçekten de 8.yüzyılın başlarında mı yazı yazmaya başladı?

Türklerin yazı konusu gerçekten çok karmaşık bir konu benim bile yazasım gelmedi çok bilgi eksikliği var ancak bildiğim kadarını yazacağım. Türklerde tıpkı Mısırlılar,Yunanlılar,Fenikeliler gibi yazı yazıyorlardı ancak şu an bu konuyla ilgili hiç bir kanıt belge elde yoktur.Ancak şu tespit vardır.Maya Alfabesinde bulunan ''A'' harfi,Orhun Alfabesinde de mevcuttur ve bu ''A'' harfi bizden dünya tarihine bir hediyedir.Ayrıca Hunların katiplerin bir yazı yazdıklarını ve bunun sadece kendi ırklarının okuyabildiklerini dair anekdotlar mevcuttur.Ayrıca Göktürk Yazısı, M.Ö 5.yüzyıla ait İskit Kurganındaki bir gümüş çanakta da yer almıştır.Bilge Kağan,Kül Tigin ve Tonyukuk yazıtlarında 6 bin kelime vardır.Bu kelimelerden tekrarlanan kelimeleri çıkartır isek geriye 846 kelime mevcuttur.Ayrıca bu yazıtlarda kullanılan kelimelerin dışında bilinen çok fazla kelimenin kullanılmadığı da ortadadır.Buda Türk yazı sisteminin çok büyük bir noktada olduğunun göstergesidir.Bu kadar ileri bir yazı kültürü olması için en azından 2 veya 3 bin yıl geçmiş olması gerekmekte olduğunun kanıtlarındandır.


Bugün Türk ve Yazı olarak giriş yaptım kendimce açıklamaya çalıştım yarın Göktürk yazılarıyla ilgili yazılar yazacağım.Herkese iyi akşamlar.

Türk Abideleri ve Türk Dili






Türk yazılı abidelerinin dilleri 3 kronolojik dönemde ele alınıp incelenmektedir: Eski
Türkçe devri (5-10. yy.), Orta Türkçe devri (10-15. yy.), Yeni Türkçe devri (15-20. yy).
Bu tasnif genel tarih ilminde kabul görmüş tarihlendirme geleneğinden ayrılmaktadır
ve yalnızca Türk dil bilimi için geçerlidir.
‘Türk yazılı abidelerinin dilleri’ terimi (eski Türk dilleri terimi gibi) bugün yaşayan,
çağdaş lehçelerinin dışında kalan tüm Türk dili gruplarını kapsamaktadır. Türk yazılı
abidelerinin dillerinin büyük kısmı (işlenmişlik, ağız üstü gelişmişlik, geleneklerin aktarılması,işlevsel-stilistik çeşitlilik bakımından) edebî dil statüsüne sahiptir. Küçük bir kısmı ise diyalektik ve yarı diyalektik şekilleri (konuşma dili, şehir konuşması) ihtiva eder.
Eski Türk dilleri, Türk boy ve halklarının genel göç istikametine göre (doğudan batıya doğru) şekillenmiştir.
İlk edebî yazı dili olan runik abidelerinin dili Oğuz, Uygur dillerinin karışımı temeline Kıpçak dil unsurlarının eklenmesiyle oluşmuştur. Bunlarda halk dili ve halk hukuk anlayışı ögeleri de mevcuttur. Stilistik işlenmişliği zayıf olmakla beraber Köl Tigin, Bilge Kağan, Bilge Tonyukuk, El Etmiş Kağan, Köli Çor, Moyun Çor gibi büyük Orhun yazıtlarındaki metinlerin gelişmiş stili, daha küçük Yenisey mezar taşları kitabelerinin stili, Altay yazıtlarının günlük stili dikkate değerdir. Runik yazıtların yayıldığı alan çok geniştir: Moğolistan, Güney Sibirya, Doğu Türkistan, Orta Asya, Kazakistan, Kuzey Kafkasya, Doğu Avrupa. Bunlar, çeşitli türlerdeki tarihî biyografik, kaya, taş, eşya üzerine yazılan özdeyiş yazılar, büyü, sihir, din ve hukuka dair metinlerdir.
Eski Uygur edebî dili Turfan, Kansu civarında Oğuz-Uygur esaslı runik yazıya Uygurcanın fonetik, gramer, leksik unsurlarının karışmasıyla oluşur. Başlangıçta kullanılmış runik alfabenin dışında Uygurlar, Uygurca olarak adlandırılan Soğd yazısının uyarlanmış şeklini, Mani ve Brahmi yazılarını da kullanmışlardır. Eski Uygurların edebî dili dinî edebiyat stilini (felsefi-didaktik), tıbbi, astronomik karakterde ilmî eserleri, resmi evrak (hukuki, ekonomik mahiyette) ve hususi yazışmaları içeren geniş tür-stil sistemine sahipti. Toplum içinde yaygın olarak kullanılmasına rağmen eski Uygur edebî dili daha ziyade yazılı iletişim aracı idi.
Karahanlı-Uygur (Hakaniye, Buğrahan) edebî dili merkezî Kaşgar şehrinde bulunan ve batı sınırları Semerkant ve Buhara’ya dayanan Karahanlı devletinin topraklarında oluşmuştur. Bu döneme ait Arap harfleriyle yazılan eserler: İslam’a göre yaşayış, mutlu olma bilgilerini mesnevi nazım türünde işleyen Yusuf Balasagun’un ‘Kutadgu Bilig’ adlı eseri, Ahmet Yükneki’nin ‘Atebetü’l- Hakayık’ı, Mahmut Kaşgari’nin ‘Divanü Lugati’t-Türk’ü ve Kur’an tefsirleridir. Nazım türünün nesre göre daha gelişmiş olduğu görülmektedir. Türk lehçeleri üzerine Kaşgarlı Mahmut’un bu ilmî çalışması edebî dilde yazılan manzum parçaların yanı sıra ağız özelliklerini ihtiva eden örnekleri sunmasıyla ilgi çekicidir. Eski Uygur edebî dilinin temeli üzerinde kurulan Karahanlı-Uygur edebî diline oluşum süreci içinde her düzeyde yerli-millî unsurlar katılmıştır. Uygurcanın etkisi, sonraki yıllarda Arap alfabesinin yanında Uygur alfabesinin kullanılmaya devam etmesinde görülür.
Harezm-Türk edebî dilinin yayılış alanı, Siriderya’nın aşağı bölgeleri ve Altın Ordutopraklarıdır. Bu dönemin eserleri şunlardır: Rabguzî’nin “Kısasü’l Enbiya”sı, İslâm’ın “Müinü’l- Mürid”i, Kutb’un ‘Hüsrev ü Şirin’i, Harezmî’nin ‘Muhabbetname’si, Kerderli Mahmud ibn Ali’nin ‘Nehcü’l-Feradis’i. Başka bir ifadeyle, nazım ve nesir türlerinde çeşitli stillerde (dinî, felsefi-didaktik, içtimai karakterde) eserler meydana getirilmiştir. Bu metinlerin dilinin geleneksel, Oğuz-Uygur kısmı Karahanlı dönemi edebî dilinin tüm şekillerini temsil eder. Daha ziyade Kıpçak asıllı yenilikler bu kısma alınmıştır. Harezm-Kıpçak edebî dilinde Uygurcanın etkisi azdır; fakat bazı eserler yine de Uygur harfleriyle yazılmıştır.
Çağatay edebî dili, Orta Çağ Türk edebiyatı ve edebî dilleri tarihinde en parlak ve aynı zamanda sonuncu dönemi teşkil eder. Çağatay dili birçok kaynaktan beslenir (Ayrıntılı bilgi için V. V. Bartold, F. Köprülü, J. Eckmann’ın çalışmalarına bakılabilir). Çağatay dönemi yazılı eserlerinde geleneksel Oğuz-Uygur edebî dilinin temel unsurları azdır. Dil, Semerkant ve Andican gibi büyük şehir merkezlerinin ağız unsurları esas olmak üzere yeniliklerden müteşekkildir. Uygurcanın etkisi bazı eski Çağatay eserlerinin hem Arapça hem Uygurca yazılan nüshalarının bulunmasında görülmektedir. Çağatay dilinin en büyük özelliği yüksek edebî anlatım gücü ve terim zenginliğidir. Bu dönemin nazım ve nesir türlerini dinî, felsefi-didaktik, ilmî, hukuki, iş, mektup şeklinde yazılan eserler teşkil eder. Çağatay dilinin gelişmesi 3 safhada gerçekleşir:
1) İlk Çağatay devri - Nevayî (1440-1501) öncesi dönemdeki edebî eserler.
2) Orta veya klasik dönem - Çağatay dilinin altın devri. A. Nevayî’nin sanatı.
3) Son devir - klasik dönemin devamı. Bu dönemi Türk edebî dili takip eder.
Türk edebî dili, çağdaş Türk lehçeleri ile doğrudan bağlantılıdır. Tarih sahnesine çıkan çağdaş Türk dilli halkların her birinin ayrı bir millet olarak oluşmasında Çağatay dili edebî şekil olarak kullanılmıştır. Zamanla bu dilin yerli halk (şehir ve köy ağızları) unsurları ile etkileşimi neticesinde tek yazı dilinden birkaç yerli yazı varyantı oluşmuştur. Bunları “Türk edebî dili” olarak adlandırıyoruz.
Türk dilinin gruplarını şöyle dikkatlere sunmak mümkündür:
Orta Asya (Özbekçe, Uygurca),
İdil Nehri Bölgesi ( Tatarca, Başkurtça),
Aral- Hazar (Kırgızca, Kazakça, Karakalpakça),
Kuzey Kafkasya (Karaçay-Balkarca, Nogayca
Küçük Asya (Türkiye Türkçesi).

Türkçenin ilk dönemleri çağdaş Türk millî edebî dillerinin şekillenmesinin başlangıç etabıdır. Aynı zamanda Türk boy ve toplulukları arasında Çağatay ve hatta ilk Harezm gelenekleri kesilmemiştir; halk bilimciler, Harezm ve Çağatay dairesine ait eski edebî eserlerden örneklerin çağdaş Tatar, Kazak, Karaçay ve Balkarlar tarafından hâlâ söylendiğini belirtmektedirler.
Selçuklu (eski Anadolu Türkçesi, eski Osmanlı Türkçesi) edebî yazı dili Küçük Asya ve Kafkaslarda kullanılmıştır. Bu döneme ait Arap harfleriyle yazılan edebî mahsuller şunlardır: Ahmed Fakih’in ‘Çarhname’ adlı mesnevisi, Mevlana Celaleddin Rumî’nin, Sultan Veled’in, Sivaslı Burhaneddin’in, Şeyyad Hamza’nın manzum eserleri, Oğuzların epik anlatılarının anonim kitabı: ‘Kitab-ı Dede Korkut’. Selçuklu edebî dili yapı olarak çağdaş Oğuz lehçeleri ile Uygurca unsurların karışmasından ibarettir. Uygur yazı geleneklerinin etkisi ünlülerin ayrı harflerle belirtilmesinde, ‘ng’ için iki harf kullanılmasında, kelimelerde eklerin kökten ayrı yazılmasında görülmektedir. Selçuk yazı dili, Oğuz grubu edebî dillerinin (Türkiye Türkçesi, Azeri Türkçesi, Türkmen Türkçesi) öncüsüdür.
Memluk-Kıpçak edebî dilini Mısır ve Suriye’de Arap-Kıpçak sözlükleri, Arap gramer okulu geleneklerinde yazılan Kıpçak dilinin gramer kitapları, dinî ve sosyal konularda yazılmış birkaç eser temsil etmektedir. İlmî, didaktik stilde ve saray edebiyatı stilinde eserler de mevcuttur.
Bulgar edebî dili, Kazan civarında ve İdil nehri boyunca çeşitli yerlerde bulunan mezar taşları kitabelerinin standart dilidir.
Türk yazılı abidelerinin dilleri arasında edebî dil statüsüne sahip olmayanlar da vardır. Kitabe dilinin işlenmişliği, stilistik çeşitliliği ve kendisinde diğer ağızların özelliklerini ihtiva ettiğine (ağız üstü gelişkenlik) dair yeterince delil yoksa, onu ağız olarak sınıflandırmak gerekir. Zemahşerî’nin sözcük bilimsel (leksikolojik) nitelikte olan ‘Mukaddimetü’l Edeb’ adlı çalışmasını ve birkaç Kur’an tercümesini bu tip ağız düzeyindeki Türk lehçelerine dâhil etmek lazımdır.
Eski Kıpçak ağızlarına dair kıymetli eserler: ‘Codex Cumanicus’ ve ‘Kamenets-Podolsk’ta keşfedilmiş Ermeni yazısıyla kaydedilen mahkeme hükümleri.
Böylece, eski ve orta Türkçe abideleri, edebî ve halkın konuşma dili (ağız) olmak üzere iki tip dili temsil ederler. Edebî diller iki çeşittir:
1) Yayılma alanı geniş (Merkezî ve Orta Asya, İdil Nehri Boyu, Kafkasya, Dağıstan) ve uzun süreli (7-20. yy.), esasını Oğuz-Uygur yazı dili gelenekleri oluşturan lehçeler. Bu gelenekler çok sağlamdır. Onun etkisi ilk başta doğudan batıya doğru, sonunda Çağatay dili 57 Ethem Rahimoviç TENİŞEV
Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi Sayı: 1/1 2012 s. 53-68, TÜRKİYE
International Journal of Turkish Literature Culture Education Volume 1/1 2012 p. 53-68, TURKEY
aracılığıyla doğuya doğru geçer. Tek geleneğin etkisi Türk edebî lehçelerinin işlemesinin uzak alanlarında bile görülmektedir. Bu geleneğin millî öz ile birleşmesi bir lehçe çerçevesinde değişiktir. Olayın hareketleri (dinamiği) geleneğin zamanla bir lehçeden diğer bir lehçeye geçerken kama şeklinde darlaşması, halk dili unsurlarının ise, sürekli genişlemesi ve nihayetinde hâkim hâle gelmesinden ibarettir.
2. Birinci gruptakilere kıyasla daha küçük coğrafi ve zaman ölçeklerinde, birbiriyle dil gelenekleri bağlantıları olmayan Kafkaslar, Küçük Asya, Mısır, İdil Nehri Bölgesi’nde 13-18 yy.lar arasında hâkim edebî lehçeler.
3. Konuşanların sayısı hakkında bilgi yoktur.
4. Eski Türk lehçelerinin genetik ilke temelinde kurulanlar; bunların birçok sınıflandırması vardır. Aşağıda bunlar üzerinde durulacaktır.
V. V. Radloff (1911)’un görüşüne göre eski Türk edebî dilinin temelinde fonetik ve morfolojik özelliklerin toplamına sahip 3 ağız yatmaktadır: Eski kuzey ağzı (Türk-Sirlerin dili), eski güney ağzı (Uygurca), karma ağız.
Eski kuzey ağzı Orhun (Köl Tigin, Bilge Kağan, Bilge Tonyukuk, Ongi, Hoyt Tamir), Yenisey (Hemçik, Yenisey, Abakan abidelerinde, Karabalasagun, Türkistan ve Turfan’da bulunan) yazmalarında kayıtlıdır. Radloff’a göre eski güney ağzı güneyde oluşmuştur ve Baykal gölünden güney taraftaki bölgelerde keşfedilen yazmalardan bilinmektedir:
Karma ağız, içinde kuzey ve güney ağızların özelliklerini birleştirmiştir. Mani ve Uygur yazısıyla yazılan Maniheizm esaslarını ihtiva eden eserler, Kutadgu Bilig’in Arap harfli Kahire nüshası, Budizm’in esaslarını içeren Uygur harfli eserler (‘Altun Yaruk’, ‘Tişastvustik’ vb.) bu ağzı temsil etmektedirler. Radloff, karma ağzı iki alt ağza ayırır: Batı (Huastuanift yazması, Kutadgu Bilig’in Kahire nüshası) ve doğu (Budizm’in esaslarını içeren Uygur harfli eserler).
A. N. Samoyloviç (1922), 6 fonetik ve morfolojik özelliği esas alarak Türk dillerini 6 lehçe grubu içinde değerlendirmektedir. Eski Bulgarca p-grubuna, Orhun-Yenisey ve Uygur abideleri d-grubuna, Çağatayca taglık grubuna dâhildirler.
S. Ye. Malov (1951), fonetik özelliklere göre Türk lehçelerini 4 gruba ayırır: en eski, eski, yeni, çağdaş. Eski Türk lehçeleri ilk 3 gruba girer: Bulgarca, en eski; runik ve eski Uygur yazıtlarının dilleri, eski; eski Kıpçak (Peçenek ve Polovets) ve Çağatay metinlerinin dili ise yeni.
N. A. Baskakov’un (1969), sınıflandırması kompleks özellikler üzerine kurulmuştur.
Eski Bulgar ve Hazar lehçeleri Bulgar grubunu, Peçenek, Selçuk, eski Osmanlı ve eski Azeri dilleri Oğuz grubunu, eski Kıpçakça (Kuman, Polovets)- Kıpçak grubunu, Karahanlı-Uygur, Harezm, Altın Ordu, Çağatay Türkçesi, eski Özbekçe Karluk grubunu ve bunların hepsi Türk dilinin Batı Hun dallarını oluştururlar.
A. M. von Gabain’in runik ve Uygur yazıtlarının dilleriyle ilgili sınıflandırması öncekilerden farklı ilkelere dayanır. Ayırıcı özelliklerden biri, kelimenin ortasında y-n-ŷ fonemlerinin bulunması ve bu özelliğin diğer fonolojik ve morfolojik özelliklerle uyum içinde olmasıdır. y-ağzını Buda, son dönem Mani, Brahmi eserleri temsil eder; n-ağzı Mani ve bazı runik metinlerde, ŷ-ağzı runik ve Mani metinlerinin büyük kısmında kullanılmıştır. A. M. von Gabain’in bu sınıflandırması daha sonra D. Sinor ve O. Pritsak’ın ilaveleriyle tamamlanmıştır. A. M. von Gabain ve O. Pritsak’ın sistemi 1980 yılında A. N. Kononov’un sınıflandırmada yeni bir özelliğin (kelime köklerinde ve eklerinde dar ünlüleri geniş, ön damak ünlüleri arka damak ünlülerin takip etmesi) sunmasıyla gelişmeye başlıyor. Buna göre Türk lehçeleri iki gruba ayrılırlar: a (ä, o, ö) lehçeleri ve u (i, u, ü) lehçeleri. Eski lehçelerden a-grubunu Oğuz, Kıpçak, Çigil, u-grubunu eski Uygurca teşkil ederler.
Philologiae Turcicae Fundamenta’da makale olarak yayımlanan (1959) İ. Benzig, K. G. Menges’in sınıflandırması fonetik ve morfolojik özelliklerin uyumları üzerine kurulmuştur. İ. Benzig’in görüşüne göre Bulgar yazıtlarının dili Bulgar grubuna; Orta Çağ Oğuz (Kaşgarlı Mahmut), Selçuklu ve eski Osmanlı eserlerinin dili güney (Oğuz) grubuna; Kuman, Memluk Kıpçakçası batı Türk (eski Uygur-Kuman) grubuna; Çağatay, Karahanlı, Harezm Türkçesi doğu (Uygur) grubuna girer. K. G. Menges’in fikrine göre Orhun-Yenisey yazıtlarının dili eski (klasik) Uygurca, Karahanlı-Uygur, Harezm, Çağatay Türkçesi Merkezî Asya grubunu; eski Anadolu (Selçuk) ve eski Osmanlı Türkçesi güney-batı (Kıpçak) grubunu; İdil-Bulgar Türkçesi İdil-Bulgar (Hun-Bulgar) grubunu oluşturur.
Philologiae Turcicae Fundamenta’da kabullenilen şemada runik yazıtların ve eski Uygur yazmalarının dilleri eski Türk bölümünü oluşturur. Kumanca, Memluk, Ermeni Kıpçakçası orta Türkçenin batı grubuna, Karahanlı-Uygur, Harezm, Çağatay Türkçesi doğu grubuna dâhildir. Eski Osmanlıca güney Türk; Hun, Tuna-Bulgar, İdil-Bulgar dilleri ise, yeni Türkçenin Bulgar grubunu teşkil eder.
Eski Türk dilleri alanında yön tayin etmek için ilk önce d-δ-y-r ortak özelliğini dikkate almak gerekir:
d-grubu: Runik ve eski Uygur edebî dilleri;
δ-grubu: Karahanlı-Uygur ve Harezm Türk edebî dilleri;
y-grubu: Çağatayca, Türk dili, Selçukluca, Memluk-Kıpçakçası, Kumanca (Codex Cumanicus), Ermeni Kıpçakçası;
r-grubu: Bulgar yazıtlarının dili.
Edebî dilleri tasnif ederken onların işlevsel yönü dikkate alınmalıdır. A. N. Samoyloviç (1928), tek bir Orta Asya Türk edebî dili olduğunu ve onun 3 gelişme devresinden (Karahanlı, Harezm, Çağatay) geçtiği görüşünü tasnifinde belirtir. Bu sınıflandırmanın temelinde büyük kültür merkezlerinde farklı dönemlerde değişen tek kitap geleneğinin istikrarlılığının ikrar edilmesi yatmaktadır.
5. Runik yazıtlardaki dilin işlenmişliği ve anlatım zenginliğine göre böyle bir dilin yazılı olarak kaydedilinceye kadar birkaç yüzyıl boyunca varlığını sürdürmesi gerekir. Muhtemelen, runik yazıtların dilinin temeli M. S. 1-2. yy.da oluşmuş, 7-9. yüzyıllarda ise gelişmesinin zirvesine ulaşmıştır. Eski Uygur edebî dili, V. V. Radloff’un görüşüne göre 8-9. yy.da runik yazıtların dili esasında kurulmuştur ve 13. yy başlarına kadar varlığını sürdürmüştür. 11-12. yy. eski Uygur dilinin etkisiyle Karahanlı-Uygur edebî dili meydana çıkmıştır. Onu takiben ve onun temelinde 13-14. yy Harezm-Türk edebî dili gelişir. 15. yy.da ise, bunlardan hareketle Çağatay dili şekillenmiştir (15-18. yy.).
16-18. yy.da (son devir) Çağatayca’nın yerine Türkî dili geçiyor. Tarih sahnesine Oğuz, Kıpçak, Bulgar etnoslarının çıkması, 13-14. yy.da Selçuk, Memluk-Kıpçak, Kuman, Bulgar edebî dillerinin, 16-17. yy.da Ermeni yazısıyla Kıpçak evrak dilinin şekillenmesi ve işlemesine neden olmuştur

20 Ekim 2013 Pazar

Türk Kimdir ?

Türk kelimesi tarihin derinliklerinde doğal yollarla oluşmuş,kendiliğinden yerleşim sonucu kullanılan bir addır.Sayısı binleri aşan boylar ve soylar arasında bu ismin tarihsel bir yeri vardır ve bu önem 5. yüzyıllardan itibaren bütün Türk soylu topluluklarda kullanılmıştır.Günümüzde Türk,bir ırkın değil,Türkçe’nin çeşitli lehçelerini ana dil olarak konuşan,tarihin belirli safhalarını birlikte geçirmiş,ortak ata gelenek ve göreneğe sahip bir topluluğun ortak adıdır.Bu durum özellikle Anadolu coğrafyasında çok geçerli bir durumdur.
Türk ırkının ana yurdu konusunda çeşitli konularda spekülasyonlar mevcuttur bu blog benim olduğum için sadece kendi görüşlerimi,teorilerimi ve azda olsa bilgi ve birikimlerimi sizlere aktaracağım.Türk halkları,milleti,budunu her ne derseniz artık yayılım noktası benim şahsi düşünceme göre Sibirya’nın güney kısmında başlamıştır ve Türklerin 2 veya 3 ayrı kolu vardır. Güney Sibirya kolu şu an ki Oğuz,Kıpçak,Gagavuz,Fin,Macar,Bulgar,Kazak,Kırgız,Özbek ve Sibirya Türklerinin olduğu koldur.Şahsi fikrimce bir diğer kol ise an itibari ile İran,Türkiye sınırları arasında yani Van ile Tebriz arasında ki bir bölgede ortaya çıkan bir topluluk vardır.Bunlarda Anadolu ve Mezopotamya bölgesine yerleşmişlerdir.Bir diğer kol ise Büyük Okyanusta bir adanın batmasıyla neredeyse yok olan bir kolu vardır.Bu grup Amerika Kıtasının yerli halkı olarak bilinen kızılderililer olması üzerinde duruyorum başka bir kısmı ise Japonya’nın bulunduğu bir bölgeye yerleşmişlerdir.
Türkler göçebe bir halk değildir,Konar-Göçer bir halktır.
Şu an tarih kitaplarında anlatılan ilk Türk Devleti Hunlar göçebe bir millettir yalanlarından artık vazgeçilmesi gerekir.Hunlar önce var olmuş ve Türk Devleti olan Saka(İskit) Devleti şu an Türkmenistan’da yer alan yaklaşık 1 hektar alana yayılan Merv şehrini kurmuşlardır ve şu an bu şehir halen antik bir halde duruyor.Türkler 100 tane irili ufaklı Piramitler inşa etmiş ve Türk piramitlerinin en büyüğünün boyu Mısır’daki Büyük Piramidinin yaklaşık katı büyüklüğündedir ve bu zamandan yaklaşık 7000 yıl öncesine tarihleniyor,su kanalları(karız) yapmışlardır.Bu tarz şeyleri yapabilen bir topluluk nasıl göçebe yağmacı barbar bir toplum olabilir ve bunları insanlara senelerdir anlatan tarihçiler nasıl öyle bir aymazlığa düşerler anlamış değilim.
5bin yıllık Merv Şehri
Beyaz Piramitler(Türk Piramitleri)



Türkler;- Kağıdı bulmuşlar
- Yazıyı icat etmişler
- Evrende ilk kez okulları açmışlar
- İB-İS Bolıq’ları, yani tarihte ilk üniversiteleri kurmuşlar
- Dilleri, imek/olmak fiiliyle, kökeni şimdiye kadar bulunamamış ve kuramsal seviyede kalmış olan Hint-Avrupa dillerinin bel kemiğini oluşturarak onun terk edilmesi gereğini ortaya yazılı belgelerle çıkarmış ve de ilk dil olma şerefine sahip olmuş,
- Isız Oyıbız Qul’lar,rahipler , Buğun Tur larda, rahipler meclislerinde,Tengri’den geliş, O’na dönüş konuları ve Varlık-yokluk tartışmaları ile Felsefe’nin Çekirdeğini oluşturmuşlar,
- Astro-Fiziğin yolunu açmışlar,
- Her şeyin üstünde Tek Tanrı(Tengri) kavramını kurumsallaştırmışlar,
- GÖK Kültü-Ateş Kültü onlara ölümden sonra vücudun ateşe verilmesi ( Incinération )
- Ölümden sonra yaşam ( réincarnation ) kavram ve uygulamasını vermiş,
- Kişiler arasında RENK-CİNS ayırımını düşünmemişler, bu yolla Seçim – Demokrasi kavramlarına sahip olmuşlar,
- Ateş Kültü gereği, Tiyatro ve Müziğe ilk adımlarını atmışlar,
- Kayalara, mağaralara yaptıkları resimler ve yontu sanatının ilk örneklerini olan dikili taşlarla evrensel sanat tarihine en büyük adımları atmışlar,
- Tarihte ilk kez ordu teşkilatını kurmuşlar,
- Komutanlar arasından ilk tarihçilerini vermişler,
- Yerleşik uygarlılar sahibi olarak, İlk kentleri kurmuşlar, ilk coğrafi adları kullanmışlar,
- İleri seviyede düşünce sahibi olmanın verdiği imkanlarla daha, aşiret döneminde devlet otoritesi seviyesine erişmişler
- Tarihteki ilk siyasi kuruluşları gerçekleştirmişlerdir,
- Buzul dönemi, Su baskınları ve en son Kuraklık nedenleriyle, 5 kıtaya yayılmışlar,
- Yazı sahibi göçmenler ( göçebe değil ) olarak gittikleri yerlerin Dip kültürünü teşkil etmişler onları yazılarının içerikleriyle ışıklandırmışlardır,
- Evrensel uygarlıkların kökenini oluşturmuşlardır.